İtiraf ediyorum, okuma alışkanlığını sonradan edinmiş bir insanım. Evde abim küçükken kitaplar, ansiklopediler okurken boş zamanlarında ben, çeşitli aletlerin içini açar ve bozardım (artık tamir ediyorum, inanır mısın?). Ya da saçma sapan bir sürü şey yapardım... Ama doğru düzgün kitap okumaya geç yaşlarda başladım. Eksikliğini hissediyorum elbet. Misal, bizim edebiyata olan uzaklığımın muhtemel nedeni onların ismini derslerde duymuş olmam. Türkçe derslerinde bilirsiniz, bin yılın en saçma kitap tanıtımları yapılır: yazar, yazarın pek ilgilenmediğimiz hayatı, yazarın çok ilgilenebileceğimiz kitabının adı, kitabın konusu, kitabın özeti ve tabii ki sonu... Muhteşem edebi eserler beş dakikada harcanınca tabii ki de gözlerdeki değerleri düşüyor.
Bunun en acı örneği benim için Tanpınar'dır. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü diye tırt bir kitabı var işte, saatleri doğru olmayanları cezalandırıyorlarmış falan." Olur mu böyle bir şey? Böyle bir şey dillendirdikten sonra tabii elime almam ben o kitabı. Sonra, pek ironiktir ki, yine ders olarak karşıma çıktı bu kitap üniversitede. Bu sefer zorunlu olarak okudum, hem bir de Hikayeler'ini. Kitapları okurken yaşadığım şaşkınlığın tarifi zor. "Ama bu çok iyi! Bu, harika bir dil, muhteşem bir zeka!" Saçma kaygılarımı bir yana bırakıp bizim edebiyata sarıldım sıkıca.Edebiyatımızla bu samimi halimiz, varlığı kafalarda her zaman şüphe yaratacak olan şöyle bir zincirin varlığını öğrenmemle katmerlendi: Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Tezer Özlü, Bilge Karasu. Bu yazarlar aynı çizgide ilerleyen, sırasıyla birbirlerinden etkilenen, varlıklarında değerleri bilinmeyen ama yokluklarında epey ilgi toplayan yazarlar. Bu yazarların kitaplarıyla Türkçe'nin nasıl iyi şekillenebileceğini, bu dilde bir şeyler anlatmanın nasıl zevkli hale gelebileceğini gördüm. Hepsinin ayrı tadı var tabii. Birini beni en şaşırtan (Ahmet Hamdi Tanpınar), birini en sevdiğim (Oğuz Atay), birini daha önce okuyup -lisede okutmuşlardı- beğenmeyişimin üzerine bir kitabını daha okuyup yine çok ısınamadığım (Yusuf Atılgan), birini ilk defa bir kadın yazarın dediklerinden anladığım (Tezer Özlü), birini hayatı sorgulayış biçimine hayran kaldığım (Bilge Karasu) ilan ettim. Uzun zamandır, bu kitaplar hakkında yorumlarımı yazmak istemekteydim (Oğuz Atay hariç, Tehlikeli Oyunlar'ına olan hayranlığımı kitabı, bitmesini hiç istemiyor olmama rağmen, bitirişimin ardından hemen belirttim blogumda ama yeterli değil tabii). Belki yazarım artık.
mp3 alaska in winter - don't read dostoyevsky





4 yorum:
Puslu Kıtalar Atlası'nı hatırlatmaya gerek bile görmüyorum=)
Eskiden oturup çatır çatır saatlerce kitap okurken artık bilgisayar şu bu falan diye sürekli bir şekilde bölünüyor. Hatta evde kitap okuyamıyorum bildiğin şu anda, maksimum 15 dakika sonra "dur bir e-maile bakayım" triplerine giriyorsun.
Bölüme girdiğimden beri Türk edebiyatı okumuyorum.. Fatih Tuncer diye biri varmış genç yetenek diyorlar, şiirleri falan üffffmüş hiç duydun mu?
aa puslu kıtalar atlası'nın yeri ayrı!
Fatih Tuncer de kimmiş yahu, hiç duymadım öyle bir yetenek hakkında konuşulduunu..
Naber?
Bişe dicem. Türk edebiyatında ciddi ciddi HAYVAN gibi yazarlar var.
Aman gavurun peşinden koşuyoruz, gavuru okuyoruz, burayı hep geride bırakıyoruz demek istemiyorum. Öyle değil çünkü. Güncel Amerikan edebiyatı bizimkinin bir asır kadar önünde.
Yine de aradaki muazzam herifleri kaçırmamak lazım. İhsan Oktay Anar'a, Haldun Taner'i eklemek istiyorum beyler bayanlar.
Öpüyorum.
Yorum Gönder